TopMenu

30 Mayıs 2011

TÜRKÇEDE KAVRAMLAŞTIRMA


Türkçenin güçlü ve doğurgan yapısının yanı sıra onu anlatım bakımından da güçlü
kılan bir özelliği, kavramlaştırma, adlandırma sırasında doğaya dayanması, soyut
kavramları somutlaştırarak dile getirmesidir. Kimi Avrupalı araştırıcılar, deyim
aktarması içeren öğelerin özellikle vücut bölümlerinde ve hayvan adlarında
görüldüğünü belirtmekte, halk dilinde doğal olarak bu duruma sık rastlandığından söz
etmektedir. Yazar, vücut bölümlerinden ( elmacık kemiği, kulak memesi), hayvan
adlarından (sümüklüböcek), renk adlarından ( karakuş ‘kartal’ ), doğa kavramlarından
( demirkazık ) örnekler vermektedir.

Türkçede renklerin adlandırılması sırasında doğrudan doğruya doğadaki nesnelere
dayanılmış, böylece bu renk sıfatları son derece farklı bir biçimde dile getirilmiştir.
Türkçedeki renk zenginliği aşağıdaki örneklerden anlaşılacaktır:
a) ak, kara, sarı, yeşil, mor, gök, al, kızıl, boz, ala, tirşe ( beyaz, siyah, mavi, kırmızı,
turuncu, pembe, bej, gri, lacivert )
b) vişneçürüğü, kavuniçi, limonküfü, camgöbeği, ördekbaşı, yavruağzı, narçiçeği,
gülkurusu, soğankabuğu, fildişi, devetüyü, sütlükahve, zehir yeşili, türbe yeşili, kömür
karası, kan kırmızı, kanarya sarısı, çingene pembesi, leylak rengi, çivit rengi,
menekşe rengi, saman rengi, kiremit rengi, kül rengi, küf rengi, bal rengi
Hint-Avrupa dillerinin ana renk adlarında çok dar bir sözvarlığına sahip olduğu
görülmektedir. Bu dillerde “yeşil, mavi, sarı, gri,” sözcüklerinin “parlamak, ışık
vermek” anlamına gelen tek bir kökten türediği bilinmektedir. Türkçedeki renk adları
gözden geçirildiğinde Türkçenin kavramları oluşturmada ne ölçüde doğadan
yararlandığı, renk adlarında doğrudan doğruya çevredeki nesnelere dayanan
aktarmalarla adlandırmaya gittiği açık olarak ortaya çıkacaktır. Yeşil, sarı, gök (mavi),
kızıl gibi Türkçe kökenli ana renk adlarının ( a ) yanında renk tonlarında ( b ) görülen
büyük zenginlik bu yargımızı güçlendirecek niteliktedir. Öte yandan bu öğeler
Türkçenin gözlem ve adlandırma gücünü de açıkça belirtmektedir.
Akrabalık adları konusuna gelince, kısaca belirtelim ki bugün geniş birer sözvarlığına
sahip olan Hint-Avrupa dil ailesinde akrabalık adları, Türkçeyle karşılaştırılamayacak
kadar dar kalmaktadır. Örneğin Türkçede bacanak, enişte ve kayınbirader ayrı ayrı
kavramlar halinde oluşmuşken bunların her üçü İngilizcede (brohter-in-law) tek bir
göstergeyle dile gelmektedir.
BÖLÜM 4
17
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
Soyut bir kavram olan “çok” kavramı eğer Türkiye Türkçesinin sözvarlığı içinde
araştırılacak olursa bunun gerek tek sözcük biçiminde gerekse bileşik sözcük ve
ikileme biçiminde kimi zaman da değişik öbekler halinde birçok söz öğesiyle dile
getirildiği görülmüştür:
a) çok, birçok, bol, sayısız, sonsuz, aşırı, oldukça, nice.
b) fazla, ziyade, hayli, külliyetli,hesapsız, gayet.
c) son derece, bir sürü, bir nice, bir alay, bir dolu, bir yığın, yığın yığın, sürü sürü,
nice nice.
d) alabildiğine,sürüsüne bereket, bini bir paraya, kıyamet gibi.
Kullanım yerleri değişik olan bu öğeler gözden geçirilince kavramın değişik anlatım
yollarından gidilerek yansıtıldığı görülecektir. (a) öbeğinde yer alanlar Türkçe
sözcüklerdir. (b) öbeğindekiler yabancı kökenlidir; (c)’de yer alanlarla (d)
öbeğindekiler değişik anlatım yollarından yararlanmaktadır.
Güçlü aşk şiirlerinin binlercesini vermiş olan Farsçada “sevmek” kavramı tek bir
göstergeyle anlatılmamakta; bu dilde, çekilebilen bir Farsça eylem bulunmamaktadır.
Kavram; “aşk, meyl” gibi Arapça öğelerden yararlanarak oluşturulan sözlerle ve
değişik anlatım yollarından gidilerek dile getirilmektedir. Aşağıda gösterdiğimiz
Türkiye Türkçesindeki örnekler arasında “âşık” ( Ar.), “sevda” ( Ar. ) ve “hoş” ( Far. )
gibi sözcükler yer alıyorsa da doğrudan doğruya dilin kendi öğeleri ve aktarmalı
anlatım biçimleri de bulunmaktadır: sevmek, sevgi beslemek, vurulmak, tutulmak,
yanmak, aşık olmak, hoşlanmak, sevdalanmak, sevda çekmek, gönül çekmek, gönül
vermek, gönlü akmak, gönlünü kaptırmak, abayı yakmak.
Burada önemle üzerinde durulan konu, Türkçede soyut, anlatımı güç ve ayrıntı
sayılabilecek kavramların doğadaki nesnelerden, olaylardan yararlanarak adeta
birtakım sahne görüntüleri oluşturularak somut bir biçimde anlatılmasıdır. Bizim
somutlaştırma adını verdiğimiz, genellikle aktarmalara, deyim aktarmalarına dayanan
bu anlam olayı her dilde özellikle deyimlerde kendini belli etmekte ; Türkçede de yazı
dilinde, halk dilinde, halk ağızlarında ve değişik lehçelerde çok belirgin bir biçimde
görülmektedir.
Türkiye Türkçesindeki binlerce örnek içinden birkaçı üzerinde kısaca duralım
:”İğneyle kuyu kazmak” deyimi son derece yavaş ilerleyen, büyük emek ve sonsuz
sabır isteyen bir işin anlatılışını bu yoldan dile getirir. “Kaş yapayım derken göz
çıkarmak” ise önemsiz bir yarar, katkı sağlamak isterken büyük bir zarara yol açmayı
yine böyle, somutlaştırarak anlatır. “Öküz altında buzağı aramak”, “tuttuğu dal elinde
kalmak” yine aynı biçimde bir imaj yaratarak konuyu canlandıran sözlerdendir.
18
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
Türkiye Türkçesinde vücut bölümlerinden, organlardan yararlanılarak dile getirilen
deyimler gözden geçirilecek olursa insanın içinde bulunduğu durumların, insan
karakter ve davranışlarının somutlaştırılan bir anlatımla nasıl canlı ve güçlü ortaya
konduğu hemen dikkati çekecektir:
“baş”: başına kak-, başı darda kal-, baş kaldır-, başı sıkıl-, başını bağla-, başı göğe
er-, başına ekşi-, başını dik tut-, başını taştan taşa vur-, ( bir yola ) baş koy-...
“kafa” : kafa patlat-, kafa salla-, kafa göz yar-, kafası bozul-, kafası kız-, kafasını
kurcala-, kafasının dikine git-...
“el” : el çek-, el etek çek-, eli yat-, eli genişle-, eli kulağında, eli boş dön-, ele geçir-,
eli kolu bağlı kal-, elden ayaktan düş-, el üstünde tut-, el altından...
“göz” : göz ardı et-, göz boya-, göz koy-, göz yum-, gözü dön-, gözü açıl-, gözü ısır-,
gözü tutma-...
“ayak” : ayak uydur-, ayak bağı, ayaklar altına al-, ayağını denk al-, ayağının tozuyla..
“burun” : burun kıvır-, burun bük-, burnu sürtül-, burnunu sok-, burnunun direği sızla-,
burnunun dikine git-, burnundan ( fitil fitil ) gel-...
“kulak” : kulak asma-, kulak tıka-, kulağı tetikte ol-, kulağına küpe ol-, kulağına kar
suyu kaç-, kulaklarının pasını gider-...
“diş” : diş bile-, diş geçir-, diş göster-, dişini sık- ...
Türkiye Türkçesinde “pişmek” eylemi, bir deyim aktarmasıyla “hehangi bir işte uzun
süre deneyim kazanmak” anlamında kullanılır. Buna karşılık bu eylemin sıfatı olan
“pişkin”, temel anlamının dışında yazı dilinde “saygısızca davranarak işini yürüten,
kolay utanmayan” anlamını almıştır.
Türkiye Türkçesindeki “kırmak, bulaşmak, iğnelemek, taşlamak, çekiştirmek,
ezilmek, dalmak, desteklemek, sürünmek...” gibi pek çok eylem de yine bir
somutlaştırma eğilimiyle yan anlamlar kazanmıştır. Örneğin, “öfkelenmek” için
kullanılan “kızmak”, ateşte ısısı artan nesnelerin durumuyla bir ilişki kurularak insan
için kullanılmaya başlanmış; suya ya da bir yere girmek demek olan “dalmak”,
insanın derin düşünceler içine girişini anlatır duruma gelmiştir. “İğnelemek, taşlamak”
gibi eylemler ise insanlara sözle -değişik ölçülerde- zedeleyici davranışlarda
bulunmak için kullanılır olmuştur.
19
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
TÜRKÇENİN SÖZVARLIĞININ TEMEL NİTELİKLERİ
1- Türkçenin yapısından gelen güçlü türetme ve birleştirme yeteneği, ona somut ve
soyut, çeşitli kavramları kolaylıkla oluşturma, ayrıntılara inen bir kavramlaştırma gücü
vermiştir.
2- Türkler, değişik toplumlarla kurdukları ilişkiler sırasında yabancı etkiye büyük
ölçüde kapılarını açmış, çoğu zaman yabancı öğeleri kendi öz sözcüklerine
yeğlemişlerdir. Bunun sonucunda birçok yerli öğenin kaybolup unutularak
yabancılarının yerleştiği görülmüştür.
3- Kavramlaştırma sırasında Türkçe en çok somut nesnelere, doğaya dayanmakta,
böylece kavramları daha canlı olarak dile getirmektedir.
4- Türkçede ikilemelerin kullanılışı, anlatıma güç veren bir yol olarak çok yaygındır.
Bu nitelik ona, tek tek sözcüklerin yanı sıra ayrı bir “kalıplaşmış öğelerden oluşmuş
sözvarlığı “ kazandırmıştır.
5- Daha çok Göktürkçe döneminde Türkçe sözcüklerin geniş bir çok anlamlılık
gösterdikleri göze çarpmakta, bu durum dilin bir yazı dili olarak çok daha eskilere
uzandığına tanıklık etmektedir.
6- En eski belgelerde bile eşanlamlıların sayıca çokluğu dikkati çekmektedir. Asıl
ilginç olan, bunların bir bölümünün anlamca birbirine çok yakın eşanlamlılardan
oluşmasıdır
7- Bugün Türkiye Türkçesi yazı dilinde unutulmuş, yitirilmiş birçok öğe - başka
dillerde de benzerleri görüldüğü gibi - Türkçenin değişik lehçelerinde ve bugünkü
Anadolu ağızlarında yaşamlarını sürdürmektedir.
ANADOLU AĞIZLARININ SÖZVARLIĞI
Anadolu ağızlarının sözvarlığı incelenecek olursa bu ağızların Türk dili tarihi, Türk
kültürü araştırmaları bakımından çok önemli bilgiler ve gerçekler ortaya koyduğu
görülecektir. Anadolu ağızlarının genel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz :
1- Anadolu ağızları bugünkü ortak, ölçünlü, (standart) dile oranla çok daha geniş bir
sözvarlığına sahiptir. Ortak dildeki sözcüklerin ağızlardaki değişik biçimleri bir yana
bırakılsa bile 90.000 dolayında bir sözvarlığının bulunduğu görülür.
2- Ağızlar, Türkçenin bütün türetme, birleştirme kurallarından ölçünlü dilde daha az
kullanılan kimi biçimbirimlerden yararlanarak pek çok türetme gerçekleştirmiş;
doğayla ilgili pek çok kavram, insanların maddesel ve ruhsal yapılarıyla ve
davranışlarıyla ilgili birçok sözcük türeterek yaşama geçirmiştir. Ortak dildeki bir
nesne için kimi kez 10-15 ayrı göstergeye rastlanır.
20
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
3- Ağızlarda Türkçenin eski dönemlerinden, değişik lehçelerinden gelen pek çok
arkaik öğe, eski biçim ve anlamlarıyla yaşamaktadır ki bunlar dil tarihi ve sözcük
araştırmaları açısından önem taşımaktadırlar.
4- Ortak dilde yabancı karşılıkları kullanılan birtakım kavramların ağızlarda
Türkçelerinin yer aldığı, bu kavramlardan bir bölümüne yöresel birtakım türetmelerle
ilginç karşılıklar bulunduğu görülmektedir.
5- Anadolu ağızları, ortak dilde kullanılan deyim ve atasözlerinin yanı sıra bütünüyle
ağızlara özgü ancak Türklerin bütün deyimleştirme yollarından yararlanılarak
oluşturulmuş deyimlere; bir bölümü eskiden kalma, bir bölümü de doğrudan doğruya
yörelere ait olan atasözlerine ve kalıp sözlere de sahiptir.
6- Ağızlarda, tıpkı ortak dilde olduğu gibi yabancı dillerden- özellikle coğrafi yakınlık
ve sıkı ilişkiler nedeniyle- girmiş olan yabancı öğeler de vardır.
TÜRETME GÜCÜ VE EĞİLİMİ
Bilindiği gibi Türkçe, yapı bakımından eklemeli bir dil olarak hiç değişmeyen bir köke
pek çok sonekin (yalnızca soneklerin) art arda eklenmesiyle çok çeşitli, ayrıntılara
inebilen kavramlar oluşturabilen bir dildir. İlk yazılı ürünlerinden bu yana Türkçenin
sözvarlığı incelenecek olursa ad ve eylem köklerinin bu türetme gücünden
yararlanarak ne ölçüde geniş sözcük aileleri ortaya koydukları görülür. Bu özellik
Türkçenin her evresinde, her lehçesinde ve bugünkü Türkiye Türkçesinde kendini
gösterir. Örnek olarak “sür-“ kökünden yüze yakın sözcüğün; “göz” kökünden ise
yetmiş beş sözcüğün türeyerek geniş birer sözcük ailesi oluşturduklarını görüyoruz.
Türkçenin ekleme diye nitelenen özelliği, birden çok sözcüğü birleştirme yolunu da
kapsamakta, ağaçkakan, bilgisayar, çöpçatan, delikanlı, sacayağı, beşibiryerde gibi
yeni birimler, bileşik sözcükler de yapılabilmekte böylece kavramlaştırma daha geniş
bir boyut kazanabilmektedir.
ÇOKANLAMLILIK
Bir dilde bir sözcüğün temel anlamı dışında yeni yeni kavramları anlatır duruma
gelmiş olması dilcilikte çokanlamlılık terimiyle karşılanmaktadır. Çokanlamlılığın
oluşumu insanoğlunun genellikle birbirine benzer niteliği ve işlev açısından yakınlığı
olan nesneler arasında ilişki kurmasıyla bir göstergeyi, ilk yansıttığı kavramın yanı
sıra başka bir nesneyi de anlatır duruma getirmesi, daha canlı ve kolay bir anlatıma
yönelmesi sonucunda gerçekleşir. Başta, vücut bölümlerini ve organları gösteren
sözcükler olmak üzere - genellikle terimler dışındaki - öğeler böylece aktarmalarla
yeni anlamlar kazanır.
Herhangi bir sözcük her dilde, başlangıçta tek bir kavramı yansıtmak üzere oluşur;
zamanla çeşitli aktarmalarla ve değişik nedenlerle yeni yeni kavramların yansıtıcısı
21
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
durumuna gelir. Örneğin “dil” sözcüğümüz önceleri yalnızca ağzımızdaki tat alma
organını anlatırken bugün ‘konuşma yeteneği’, ‘anlaşma aracı’, ‘dil biçimindeki
nesneler’, ‘denize uzanan dar ve alçak kara parçası’ gibi çeşitli anlamlar kazanmıştır.
“Baş” sözcüğü de temel anlamı olan ‘kafa’nın yanı sıra ‘bir topluluğu yöneten kimse’,
‘başlangıç’, ‘temel’, ‘tane’, ‘bir nesnenin toparlak ucu’... gibi yeni yeni anlamlar
edinmiştir.
Çeşitli dillerde ses açısından birbirinin aynı ya da birbirine yakın sözcüklerin
bulunuşu, dilde zaman zaman eşadlılıkla çokanlamlılığın karıştırılmasına neden
olabilmektedir. “Yüz” sözcüğünün Türkçede hem ‘çehre’ anlamına gelişi, hem bir
sayı adı ( sıfatı ) oluşu, hem de yerine göre “yüz-“ eyleminin çekimli biçimini
yansıtması buna örnek gösterilebilir. Aslında sözcüğün anlamı ancak bağlama
dayanılarak çözümleneceği için iletişimde bir aksaklık olmaz. Ancak hemen ekleyelim
ki, sayı gösteren “yüz”, ayrı bir göstergedir; “yüz-“ eyleminin buyrum kipi de yine ayrı
bir gösterge sayılır. Bunlar Türkçede hem eşadlı hem de eşsesli öğelerdir.
Burada bu örneklere dayanarak belirtmek istediğimiz önemli bir nokta, çokanlamlı
öğelerde çeşitli anlamlar arasında mutlaka bir ilişki bulunacağıdır. Eğer “yüz”
sözcüğü ‘yüzey, satıh’ anlamı taşıyorsa, bunda herhangi bir nesnenin insan yüzüne
benzetilmesi, insan yüzü gibi dışta olan bölümünün ya da bir yanının anlatılmak
istenmesi rol oynamış, bir aktarma sonucunda yeni bir anlam oluşmuştur. Bu
bakımdan, ilişki yadsınamaz.
“Kuyruk” sözcüğünün ‘halkın oluşturduğu dizi’ için kullanılması, ‘sandık’ın ‘para
biriktirme ve yardımlaşma kuruluşu’, ‘banka’ gibi yan anlamlarının bulunması hep
aynı ilişkinin varlığına tanıktır.
İki öğenin eşadlı iki ayrık sözcük mü, yoksa aynı öğenin değişik anlamları mı
olduğunu kestirme güçlüğü, bunlar arasında anlam ilişkisi bulunup bulunmamasına
göre giderilebilir. Eğer anlam ilişkisi varsa, bu iki öğe aynı sözcüğün değişik
anlamlarında kullanılışını gösterir. “El” sözcüğünde olduğu gibi, anlam bakımından bir
bağlantı kurulamıyorsa iki ayrı sözcükle, zamanla eşsesli duruma gelmiş iki ayrı
öğeyle karşı karşıyayız demektir.
EŞANLAMLILIK
Bu kavram öteden beri pek yerinde sayılmayacak bir terimle anlatılmıştır; çünkü
hiçbir dilde, birbirinin tam aynı, eşi anlama gelen birden fazla yerli sözcüğün
bulunmadığı, bütün bilginlerce benimsenen bir gerçektir.
Bugün Türkiye Türkçesinde “darılmak/ küsmek/ gücenmek / kırılmak/ incinmek/
alınmak”, “bıkmak/ bezmek/ usanmak”, “utanmak/ sıkılmak”, “ dilemek/ istemek” gibi
aralarında ince ayrımlar olan, her birinin ayrı kullanım alanları, yerleri bulunan Türkçe
kökenli eşanlamlılar yaşamaktadır. Bu öğeler, aslında ayrı köklerden gelen
(başlangıçta ayrı ayrı kavramları yansıtan), değişik gelişmeler sonucunda anlamca
birbirine yaklaşmış öğelerdir. Bu bakımdan yukarıdaki öğeleri “yakın anlamlı öğeler”
22
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
olarak düşünmek gerekir. Bununla birlikte yabancı dillerden gelme öğelerle birlikte
eşanlamlı sözcükler oluşturan“boyunbağı/ kravat”, deprem/ zelzele/ yer sarsıntısı”,
“değer/ kıymet”, “baş/ kafa”, “ak/ beyaz” “ün / şöhret”gibi örnekler görülmektedir..
Hemen belirtmek gerekir ki bu türden örnekler dilde ne denli yerleşik olurlarsa
olsunlar, her zaman birbirlerinin yerini tam tutmazlar. Örneğin “beyaz peynir,beyaz
kağıt, beyaz çimento” yerine “ak peynir, ak kağıt, ak çimento”; “kafalı adam” yerine
“başlı adam”, “kara talih” yerine “siyah talih” biçimleri kullanılmamaktadır. Bununla
birlikte “kafasız” ile “başsız” , “yüreksiz ile “kalpsiz” de farklı anlamlardadır.
ANLAM OLAYLARI
ANLAM DEĞİŞMELERİ
Anlam değişmeleri dendiği zaman göndergeyle sözcük, daha doğrusu gösterilenle
gösteren arasında kurulmuş olan bir ilişkinin az çok değişmesi söz konusudur. Ancak
bu değişme, genellikle birbiriyle bağıntılı, birbirine yakın kavramlar arasında
olmaktadır .
1. Anlam Daralması
2. Anlam Genişlemesi
3. Başka Anlama Geçiş ( Anlam Kayması )
ANLAM DARALMASI : Sözcük, eskiden anlattığı nesnenin bir bölümünü, bir türünü
anlatır duruma gelirse buna anlam daralması adı verilir.
Türkçe’de bu daralma örneklerinin en ilgi çekicilerinden biri “oğlan” sözcüğünde
görülür. Oğul’la birlikte, daha Göktürk yazıtlarında geçen oğlan, Eski Türkçe’de ve
uzun yüzyıllar boyu hem kız, hem erkek çocuk için kullanılıyordu. Bugün yalnız erkek
çocuk için kullanılmaktadır.
Eski Türkçe’de çokanlamlı olan “konmak” , “yerleşmek, yer tutmak, gecelemek...”
eylemi de bugün Türkiye Türkçe’si yazı dilinde daha çok uçan şeylerin bir yere
inmesini anlatır. Aynı biçimde “davar”, Eski Türkçe’de her türlü mal ve varlık için
kullanılırken bugün Anadolu ağızlarında yalnızca koyun, keçi ve büyükbaş hayvanları
anlatmaya yarar.
ANLAM GENİŞLEMESİ : Bir gösterge, temel anlam olarak bir nesnenin, bir işin bir
bölümünü ya da bir türünü gösterirken zamanla o nesnenin bütününü, bütün türlerini
anlatır duruma gelirse buna anlam genişlemesi denmektedir.
23
TÜRK DİLİ - I Sever ve Diğerleri
Türkçe’de de özellikle dili arılaştırma çabaları sonucunda buna koşut gelişmelerle
karşılaşıyoruz. Örneğin “ödül” eskiden yalnızca güreşlerde verilen “mükafat” iken
bugün bununla birlikte yarışma (müsabaka) anlamını da karşılamaktadır (Sait Faik
ödülü, dil ödülü ).
Bilim terimi olan öğelerde de aynı doğrultuda gelişmeler görülür. Örneğin “dalga”
sözcüğü Türkçe’de önceleri yalnız, sudaki belli devinimler için kullanılırken fizikteki
“dalga” kavramını da yansıtan bir fizik terimi durumuna gelmiştir.
Genelleşme adı verilen bir tür genişlemeyi de özel adların tür adına dönüşerek çeşitli
dillerin sözvarlığına girişinde görüyoruz : röntgen (Röntgen özel adından), giyotin
(Guillotine özel adından), şampanya ( Champagne özel adından ), jilet (Gilette özel
adından)
BAŞKA ANLAMA GEÇİŞ : Adından da anlaşılacağı üzere bu türde, göstergenin,
eskisinden bambaşka, yeni bir kavramı yansıtması söz konusudur.
Anlam değişmelerinin buraya kadar özetlediğimiz üç türüne, öteden beri sözü edilen
iki değişme türünü daha katabiliriz :
a) Anlam İyileşmesi : Bir sözcüğün eskisine göre daha iyi bir anlam taşır duruma
gelmesidir. Bu olayın en ilginç örneği, bugün birçok dilde, ordudaki en yüksek
aşamayı gösteren “mareşal” sözcüğünde görülür. Türkçe’ye Fr.dan giren bu öğenin
Eski Yüksek Alm.daki ve Latince’deki biçimleri “at bakıcısı, nalbant” demek oluyordu.
Bugün çeşitli dillerde yaşayan sözcüğün zamanla ordudaki en yüksek sanı gösterir
duruma gelmesinde, onun saray unvanlarından biri oluşunun etkisi bulunmalıdır.
Bu olayın güzel örneklerini Türkçe’de de görüyoruz. Daha VIII. yüzyılda, Göktürk
yazıtlarında “fena, kötü, perişan” anlamlarında geçen “yabız” sözcüğü, zamanla
“yavuz” biçimini almış; “yaman, yiğit” anlamlarının yanı sıra Anadolu ağızlarında “iyi,
güzel, iyi huylu, eli açık” anlamlarında kullanılır olmuştur.
“Emek” sözcüğü de Eski Türkçe’de yaşayan ve “acı, eziyet, zahmet” demek olan bir
öğeyken bugünkü biçimine dönüşmüş, bir anlam iyileşmesine de uğramıştır.
b) Anlam Kötüleşmesi : Burada ise tam tersi bir gelişme söz konusudur. Farsça’dan
Türkçeye geçen “canavar”da bu tip bir gelişme görülür. Bizde, önceleri Farsça’da
olduğu gibi “canlı hayvan” anlamında kullanılan sözcük bugünkü anlamını kazanırken
bir anlam kötüleşmesine sahne olmuştur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder