13 Haziran 2011

ATATÜRK VE TÜRK DİLİ

Cumhuriyet ilan edilmeden önce Anadolu Türkçesinin geçirdiği evreler iki ayrı çizgide gelişmiştir. Bir yanda Türk halkı, resmi ve dini gelişmelerin etkileri dışında sözlü kültürünü ve öz  dilini korumuş, geliştirmiştir. Diğer  taraftan da Arapça ve Farsçanın etkisi altındaki Türkçe yazı dili giderek Türk düşüncesinden ve anlatımından uzaklaşmıştır. Bunun sebebi ise  aydın kesimin Arapça ve Farsça kelimelere önem vermesidir.
    
Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde (1839–1918 ) Türkçenin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması yönünde çalışmalar yapılmış fakat başarı sağlanamamıştır. Çünkü , dilde köklü yenileşmelere gidilmesi engellenmekteydi. Ayrıca yönetim kadrolarında bulunanlar dilde yeniliğe sıcak bakmıyorlardı. Arapça ilim dili, Farsça sanat  ve edebiyat dili olmuştu. Bununla birlikte Milli Edebiyat döneminde, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin başta olmak üzere dilde sadeleşmeyi dile getirmeye çalışmışlardır. Halkın sanatçısı olan Mehmet Emin Yurdakul,  ilk olarak Türkçe şiirlerle ve halkın anlayabileceği temalarla sesini duyurmayı başarmıştır. Devlet adamları da okuma ve yazmayı kolaylaştırmak amacıyla yeni bir alfabeye geçmek istemişler ve dili sadeleştirmeye çalışmışlardır. Ancak bu girişimler de sonuçsuz kalmıştır.
 
            Milli edebiyat döneminde yayın hayatına giren Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü dergilerinde de Türkçenin sadeleştirilmesi konusu işlendi. Gerek bu dergilerde gerekse dönemin öteki yayınlarında, ozanlar ve yazarlar, Türkçenin güzelliğini sergileyen, terim, sözcük, deyim zenginliklerini ve kurallarını işleyen yazılara, şiirlere ağırlık verdiler.
 
            Atatürk halka giden yolları izlerken karşısına ilk çıkan engellerden birinin dil ve ona bağlı olarak alfabe olduğunu tespit etmiştir. Herkesin benimsediği görüş, Latin alfabesinin daha kolay okunup yazılmasıdır.
 
           Cumhuriyet devrine geldiğimiz zaman dilimizin içinde bulunduğu durum bu şekildeydi. Yukarıda Türk dilinin tarihi devirleri gözden geçirilirken dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı olmadığı görülmektedir. Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılâbı öteki inkılâplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.
 
            Atatürk, Türk milletinin kurtulmasında en önemli faktörlerden birisinin de dil olduğunu savunmuş ve bu alandaki çalışmalara hız vermiştir. Gerçekten de Atatürk Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerden sosyoloji ve dil gerçeğinden hareket ederek dille millet ve dille kültür arasındaki bağı ön planda tutmuştur.  Çünkü O, yabancı dillerin ağır baskısı altına girmiş olan dilimizin ne duruma düştüğünü tarihi bir gerçek olarak biliyor ve görüyordu. Oysa dille toplum ve o toplumun belirli ölçüler ile şekillenmesi demek olan millet arasında çok sıkı bağ vardır. Bir milletin millet niteliğini kazanabilmesi için her şeyden önce bir dili olması gerekir. Dil, bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplumsal akışı ile birlikte yol aldığından o milletin ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Milli birlik ve beraberlik ancak dilde sağlanabilirdi. Milletin bütünlüğü ancak dille güvence altına alınabilirdi. Bu gerçekleri Atatürk şu vecizelerle dile getirmiştir : “ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki , bu dil şuurla işlensin.” [i][i][i]
            
            Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
 
            Cumhuriyetin ve inkılâpların temelinde yatan bu ilkeler, Atatürk’ün teorik olarak ortaya koyduğu dogmatik fikir kalıpları değildir. Bütün icraatında akılcılığı ön planda tutmuş ve “ ... Dünyada her şey için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir”[ii][ii][ii] sözleri ile bilime büyük değer verdiği anlaşılmaktadır. Atatürk inkılapları gerçekleştirirken daima ileriyi düşünmüş, basmakalıp teorileri benimsememiştir.
 
            Atatürk’ün düşünce sisteminde kültürün çok önemli bir yeri vardır. Atatürk’ün : ”Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanın da taşıyarak, peyderpey bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim”[iii][iii][iii]  sözleri, bu durumu dile getirir. İnkılapları ele alıp incelediğimizde, bu inkılapların sebepleri, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve sosyal yapısının yetersizliğinden, Türk’ün kendi gelenek ve göreneklerinden uzaklaşmasından kaynaklanıyordu. Türk unsuru, kendi benliğine kavuşamıyor, İmparatorluğun birlik ve bütünlüğü uğruna düşürülmüş bulunuyordu. İnkılapları bu yüzden kendi benliğimizi bulma mücadelesi olarak nitelendirilebilir.
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ni, niteliği bakımından ele aldığımızda Osmanlı Devleti’nin devamı olmadığını görüyoruz. Bu iki devletin siyasi ve sosyal yapısını oluşturan değer yargıları arasında benzerlik kalmamıştır. Cumhuriyet bir çağdaşlaşma rejimidir.
 
            Dil inkılâbı milli devlet politikasına bağlı bir dil anlayışına dayanır. Dil için yenileştirici çalışmalar yapılması gerekir. Eğer bu çalışmalar yapılırsa dil kendini bulabilir ve kendi kendini geliştirerek çağdaş ihtiyaçlara cevap verir. Türk dili, İslamiyet öncesi dönemlerde çeşitli din ve kültürlerle iç içe girdiği halde kendi benliğini korumayı başarmıştır. İslamiyet’in kabulünden sonra değişmeye uğramıştır. Türk devletleri, Arap,Fars dillerini yoğun etkisi altına girmişlerdir. Bu da devletin bilim dili, dış yazışmalar dili olarak Arapçanın, çok işlenmiş edebiyat ve divan dili olarak da Farsçanın resmi dil olmasına yol açmıştır. 13. yüzyılda Anadolu’da Türkçe , halka seslenmiş eserlerin dili durumuna gelmiştir.
 
            Bu esaslar dâhilinde Türkçenin yazı dili haline geçişi kolaylaşmış; tercüme sayesinde yüzlerce eser ortaya koyulmuştur. 13-15.yüzyıllar arasında Türkçe Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılmaktaydı. Bu dönemde dil, Arapça ve Farsça kelimelerin etkisine rağmen, cümle yapısı ve kelime hazinesi bakımından Türkçe eserler taşımaktaydı. Bu dönemi temsil eden birçok manzum ve mensur eserler bulunmaktadır. Yunus Emre’nin şiirleri, Süleyman Çelebinin Mevlid’i ve Dede Korkut hikâyelerini örnek verebiliriz. Fakat bu dönem uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nin sınırlarını genişletmesi ile Arap ve Fars kültürü yeniden gelişmeye ve itibar kazanmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da medreselerde Arapça ve Farsça eserler sunulmuştur. Türk saraylarında yabancı şairlere önem veriliyordu. Osmanlıda İslami görüşe sahip olduğundan dolayı, milli bilinç gittikçe zayıflamıştır. Bu durum Farsçanın işlenmişliği ve edebiyatın elverişliliği karşısında, bazı şair ve ediplerce Türkçenin yetersiz sayılmasına yol açmıştır. Süheyl ü Nevbahar’ın çevirmeni Hoca Mes’ud, Hurşidname sahibi Mustafa sahibi şeyh oğlu Selatinname yazarı Sarıca Kemal gibi edebi şahsiyetler, manzum eserler ortaya koydukları halde, eserlerini Türkçe yazdıkları için utanç duyma derecesinde özür dilemeleri veya Türkçenin yetersizliğinden söz etmeleri, dil tarihimize geçmiş acı gerçeklerdendir. İşte bu tutum, 14ncü yüzyılda başlayarak ve 20 nci yüzyıl sonlarına kadar süren, Osmanlı yazı ve edebiyat diline Arapça ve Farsça sözcüklerin ve dil kurallarının dilimize girmesine yol açmıştır. Böylece, her biri ayrı bir dil ailesinden gelen Osmanlıca diye adlandırılan üçlü melez bir yazı dili  ortaya çıkmıştır.[iv][iv][iv] Gerçi, Osmanlıca o yüzyılın kültür şartları içinde gelişmiş,  güçlü bir medeniyet dili haline gelmiştir.
 
            İslamiyet’in kabulüyle birlikte kültürümüz de İslam kültürünün etkisinde kalmıştır. Bu kültürün etkisiyle dilimize o kültürlerden yabancı kelimeler ve tamlamalar girmiştir. Bu durum Türkçeyi tehdit etmeye başlamıştır. Öz Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimeler kullanılmaya başlamıştır. Türkçe kelimeler sanat amacı taşımadığı için kullanılmamıştır.
 
            Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde ise  dilde sadeleşme ihtiyacı duyulmaya başlamıştır.
 
            1839’da Tanzimat Fermanın ilan edilmesi İle birlikte toplum  yeni ihtiyaçlara gereksinim duymuş böylece bir yenileşme başlamış, dilde yenilikler yapılması öngörülmüştür. Tanzimat fermanın ilan edilmesiyle toplumda az da olsa değişiklikler meydana gelmiştir. İnsanların düşüncelerinde ve fikirlerinde, eğitimlerinde ufak tefek değişmeler olmuştur. İnsanlara çeşitli haklar verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde bazı aydınlarımız Türkçenin sadeleşmesi için çaba göstermişlerdir.     
 
            1860–1896 yıllarında Tanzimat devrindeki fikirler ve görüşlerden sonraki edebi tarihleri sunan Servet-i Fünun (1896-1901)ve Fecr-i Ati (1901-1908) dönemlerinde de kalıtsal düşünceler ortaya atılmasına rağmen dil konusundaki görüşlerde ayrılıklar yaşanmıştır. Kimileri Osmanlıcayı savunurken, bunların karşısında ise yabancı kelimeleri arıtma amacı güdenler yer almıştır. Bütün bu gelişmeler sonucunda, amaca ulaşılamamıştır.
Bir takım Osmanlı düşünürleri, Osmanlı yazı dilinde yaptıkları gelişmelere rağmen, eski düşüncelere bağlı kalmaktan vazgeçememişlerdir. Tanzimat’la birlikte batıya yöneliş başlamış yeni düşünce ve değerler alınmış, fakat bu düşünce ve değerleri  Osmanlıca yeteri kadar karşılayamadığı için, Osmanlı aydınları Fransızcaya yönelmiştir. Bu şekilde çağın en önemli özelliği olan kültür ikileşmesi kendini dilde göstererek kanıtlamayı başarmıştır.
 
II. Meşrutiyet döneminde, siyasal alanlarda da çökmeler görülmüştür. Buna rağmen yine de bu dönem düşünürleri milliyetçiliği savunmuştur. Yine bir takım şairler kendi sanat ve üsluplarını sergilerken, diğer yandan da Türk dernekleri, çıkardıkları dergiler etrafında toplanarak, dili özleştirme çabalarını göstermişlerdir. İsabetli bir teşhisle, dildeki hastalığın, dilin her tarafını sarmakta olan yabancı kelimelerden kaynaklandığı bu dergilerde ileri sürülmüştür. Dayandıkları temel ilkeler genellikle dilimizde kullanılan Arapça ve Farsçaya ait kuralların dilden atılması, yeni tamlamaların Türkçenin kurallarına uygun olarak kurulması biçiminde özetlenebilir.
 
 
 
Yukarıda Türk dilinin tarihini gözden geçirirken gördüğümüz gibi, dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı ve programlı olmadığı görülmüştür. Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi  yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.
 
            Atatürk Türk dilinin zenginliği ve işlenmesi gerektiği konusundaki görüşlerini şu şekilde belirtmiştir : “ Türk dili zengin, geniş bir dildir ; her mefhumu (kavramı ) ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milleti ve Türk dilini  medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.” [v][v][v]
                    
                   
             Başka bir konuşmasında ise : “ Öyle istiyorum ki, Türk dili bütün yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.” [vi][vi][vi]
 
 
             Atatürk’ü üstün başarıya götüren  özelliklerinden biri de inkılapların belirli bir sıra ile ve gerektiğinde kendi içinde birtakım aşamalara ayrılmasıdır. Atatürk, bu zamanlamayı çok iyi gerçekleştirmiştir. Bununla ilgili görüşlerini Nutkunda  şöyle söylüyor : “ Uygulamayı birtakım aşamalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur .” [vii][vii][vii]
 
             1924 yılında  Tevhid-i Tedrisat ( Öğretim Birliği ) Yasası kabul edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınan önemli bir konu dil ve alfabe sorunuydu. Oturumlarda sık sık bunlar tartışıldı. Kalkınabilmek için öncelikle bir Harf Devriminin yapılmasının gerekliliği, çoğunluğun ortak görüşüydü. 1927 yılında, Latin Alfabesinin Türkçe’ye uyarlanması üzerinde çalışmalar yapılmaktaydı. Son olarak, 26 Haziran 1928’de bir Dil Encümeni kuruldu. O zamana kadar, gelişmeleri uzaktan izleyen Atatürk,Harf Devriminin on yılda değil, üç ayda gerçekleştirilmesi gerektiğini, aksi durumda bu konunun bir çıkmaza girebileceğini belirtiyordu. Bu konuyla ilgili  Türk halkına düşüncelerini şu şekilde belirtmiştir:
 
             “ – Bizim ahenkli ve zengin dilimiz, yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde  bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kurtulmak için buna mecburuz...  Çok işler yapılmıştır. Ama bu gün yapmaya mecbur olduğumuz  son değil, fakat çok gerekli bir iş daha vardır. Yeni Türk  harflerini çabuk öğrenmeliyiz. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanseverlik, ulusseverlik görevi  biliniz... Milletimiz, yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.” [viii][viii][viii]             
 
             Latin Alfabesinin kabulunün Cumhuriyet döneminde özel bir yeri vardır.  Latin  Alfabesinin kullanılmasıyla birlikte okuma-yazma oranında  artış meydana gelmiştir. Çünkü; Arap Alfabesi, Latin Alfabesine göre öğrenimi daha zor ve kullanışsız bir alfabeydi. Atatürk, harf inkılâbının önemini kavramış ve bu inkılabın en kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamıştır.
 
             Yabancı söz, bir duygu ve düşünceyi dile getirmek için kullanıldığında o duygu ve düşünceyi tam anlamıyla ifade edemez. Anlamı öğrenilse bile, böyle bir sözcükle, işaret ettiği nesne ya da duygu arasına zihnin tercüme işlevi girer. “Deniz, dağ, ağaç  gibi Türkçe sözcükler doğada gördüğümüz ve algıladığımız şeylerin bize niteliklerini yansıtmazlarsa da, zihnimizde ağacın, dağın, denizin simgelerini canlandırırlar. Ağacın, dağın, denizin yerine “şecer, cebel, bahr” denilse bunlar bizim düşüncelerimizde bir ahenk, renk, biçim canlandırmazlar. Eski edebiyatımızın büyük ustaları (Baki, Nedim, Şeyh Galip vb.) hem Arapça hem de Farsçadan alınmış sözcükleri kullandıkları için doğanın sonsuz maviliklerine ulaşamamışlardır.
 
             Bu şairler İstanbul’da yaşamışlardır, buna rağmen doğanın güzellikleriyle büyülü bu şehri düşlerinin özgürlüğü içinde sunamamışlardır. Tanzimat’tan bu yana Türkçenin sadeleşmesi için çaba gösteren yazarlar bile, yeni bir kavramın Türkçe karşılığı yoksa, onu Arapçadan üretmişlerdir. Bu  yüzden dilde, yabancı dillerden giren sözcükler çoğalmış, öz Türkçe  kelimeler yerine sanat yapmak amacıyla yabancı kelimeler kullanılmıştır.
 
 
 
 
 SONUÇ:          
             
             Tanzimat halka ulaşmaya çalışan aydın kesim çıkış yolu olarak halkın konuştuğu Türkçeyi görmüştür. Modern Batının düşünce akımlarını ve değerlerini Türk ulusuna ulaştırmada Türkçenin önemini geç de olsa fark etmiştir. Bu dönemde yapılan dilde sadeleşme çabaları amacına ulaşmamıştır. Çünkü Tanzimat aydını konunun önemine yakışan bir ciddiyet göstermemiş sadece kendi amacına hizmet eden bir anlayışı geliştirmiştir. Bu kaçınılmaz olarak temelsiz ve bilimsel içerikten yoksun bir çaba olarak dilimiz tarihinde yerini almıştır.
           
Cumhuriyetle birlikte dilde özlenen sadeleşme ve benliğe dönüş hareketi sistemli, bilinçli ve kurumlara sahip olarak yeniden ele alınır. Ulu önderin başlattığı dilde sadeleşme seferberliği kısa bir sürede hedefine ulaşır. Türkçe dünya dilleri arasında hak ettiği yeri alır.
 
            Bu gün milyonlarca insanın konuştuğu Türkçe, Avrupa’nın içlerinden Orta Asya’ya
uzanan alanda insanların anlaşabildiği ortak bir dil haline gelmiştir.

 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder